|
Menü Arama Yazılarım ( 294 )
21.12.2009 ÇAMLICA'DA BİR BEYAZ YÜRÜYÜŞ
![]() (Merhum Başkan Mehmet Çakır'la-Şubat 2005) Kar incecik bir tül gibi kaplar eşyanın üzerini. Görünenleri görünmez eyler; renkler bire iner. Görünmeyenleri görünür eyler; insan, kalbine döner. Sanki büyüler gibidir yeryüzünü. Gökten indirilen kar yeryüzünü göğe taşır; gökleştirir. Her şey sanki hem sonsuz uzaklaşır hem sonsuz yakınlaşır. Karda yürüyen herkes sanki çok uzaktan geliyormuş gibi gelir gözlerimize. Kara dokunan çok yakınımızmış gibi gelir; kardeş eyler hepimizi. Kar bizi mekâna katar, geçmişe karıştırır. Zamanın pek çabuk solduğu bir ikindi vakti, mekânın çok güzel olduğu Çamlıcada buluştuk başkanla. Niyetim başkanla görüşmek değildi, sadece Mehmet Çakırı tanımak istiyordum. Mehmet Çakırla, Üsküdarın belediye başkanı unvanını unutarak, karda yürümeye başlıyoruz. Evvela, kışın soğuğunda sımsıcak bir dokunuşu tadıyoruz: Çamlıcada sahlep. Sonra simit ve çay! Büyükşehirin Çamlıcaya yakışır Osmanlı Kahvesinde sohbete dalmışken, cebimden misketleri çıkarıyorum. Küçük, ucuz cam parçaları. Ama bizim kuşağımızdaki herkesi ayartıp çocukluğuna gönderdiğine defalarca tanık olduğum tatlı tuzaklar. Kar gibi. Karda kayıp düşmeyi herkes biraz olağan ve hatta şık bulur ya! Misketi görünce derin bir ah çekip çocukluğunun hatıralarına kayıp kaybolmayı da pek yerinde bulur akranlarımız. Misketler ve kar taneleri ayaklarımızı kaydırmada hayli mahirler! Meğerki başkan sadece doğma Trabzonlu ama büyüme Yarımcalıymış. Misketleri görünce gözlerinin içinin parladığını görüyorum. Eline tutuşturduğum ilk misketi işaret ve orta parmaklarının arasına sıkıştırırken, ben de hedef misketi biraz uzağa koyuyorum. Hayret: ilk atış, ilk vuruş! İkimiz de iddialıyız ama berabere kalıyoruz. Misketle birlikte çocukluğuna doğru yol alan başkandan, hazır oralara gitmişken bir de çocukluk anısı istiyorum. "Ailenin en ufak çocuğu bendim. Beş ya da altı yaşlarındaydım sanıyorum. Sabahları çelik çomak oynardık. Sonra da ellerimize kuş lastiği dediğimiz sapanlar alıp kuş avlamaya giderdik. Yine böyle karlı bir gündü. Bir akşam, hayli geç bir vakitte, üstümüz başımız batmış, kar ve çamur içinde eve geldik. Rahmetli babam çok kızdı. Bana tek ayaküstünde durma cezası verdi. Öyle ki yorulup da ayağımı her yere değdirdiğimde kulağımı çekerdi. Sayısını hatırlamıyorum ama kulağımın yumuşak kısmının yara olduğunu, bir komşu ziyaretinde kulağına ne oldu? diye sorulduğunu hatırlıyorum." Başkan sözün burasında gözlerini pencereden dışarı çeviriyor. "Alışkanlık ya! Şimdi bakıyorum, ağaç dallarının arasında kuş var mı? Belki bir atmaca çıkıverir?" (Gülüşüyoruz) Bir keresinde avcıların en derin ekolojik bilince sahip olduklarını okumuştum. Çünkü avcılar doğaya yukarıdan değil içeriden bakarlar. Avlarının peşindeyken, onlar gibi yaşamaya çalışırlar; onlarla empati kurarlar. Dünyada ciddi çevrecilerin çoğunun da (namuslu) avcılar arasından çıktığı söylenir. Başkan da avcılık merakının ona kuşları ve diğer hayvanları sevdirdiğini hatırlatıyor. "Her ne kadar yaramazlık olsun diye avlandıysam da, kuşları severim. Hayvanların çoğunu severim. Yalnızca köpeklere muhabbetim biraz eksik durur. Çocukluğumda bana bir oyun oynadılar." Böylece ikinci çocukluk anısının ucunu da görüyoruz. Karşılığında bir misket daha veriyorum başkana. Birincisi Üsküdar yeşili, ikincisi Üsküdar mavisi, iki misketi var artık. "Küçük yaşlardaydım. Bir sabah erkenden kalkıp komşuya süt almaya gittim. İzmit Yarımcada oldu bu hadise. Komşunun kapısına vardığımda bir köpek yemeğini yiyordu. Yemeğini alacağım diye mi düşündü artık, bilmiyorum, bacağımdan kaptığı gibi beni bir 3?5 metre sürükleyiverdi. O gün bugündür bende bir korku var köpeklere karşı. Onlar da beni pek sevmezler doğrusu. Onlar da hissediyorlar herhalde. Geçmiş günlerde bir yerlerde tatil yapıyoruz. Otelde, akşam oturmuşuz, şömine yanıyor, arkadaşlarla muhabbet ediyoruz. Bir köpek geldi, belki bir adam boyu yükseklikte, kimseye havlamadı, bana havladı. Demek ki benim korkumu, ona karşı düşünce yapımı anladı." Çocukluğu Yarımca'da geçen herkesin anılarından mutlaka tren süsler. Çünkü İstasyon Mahallesi olan yerlerdendir Yarımca. "Anılarınızda tren var mı?" diye soruyorum başkana, bir misketi daha kaybetmeyi göze alarak. Bu defa kar rengi misketim. Bu defa zorlanmıyor. "İlk mektebi Yarımcada bitirdikten sonra, Fatih Çarşamba'ya İmam Hatip'e yazıldım. İlk dört yılı yatılı okudum. Hafta sonlarında Yarımca'ya trenle gidip geliyorduk. O zamanın ekonomik koşulları ancak trenle seyahatimize imkân veriyordu. Üç kardeştik. Bir tanemiz, en büyük ağabeyim, vefat etti, diğer ağabeyim hayattadır. Rahmetli babam üçümüzü birden okutmaya çalışıyordu. Bu yüzden hep trenle gidip gelirdik. O zamanın trenleri şimdiki gibi modern değil kara tren. Eve bir an önce kavuşma heyecanı, rahmetli anamın yüzünü görmek, ayrılırken yaşadığımız hüzünler; hepsi de trenle başladı, trenle gitti, trenle yaşandı." Gözleri buğulanan başkanı şimdiki zamana çağırıyorum. Karlı Çamlıca'da kısa bir yürüyüşe geçiyoruz. Senai Bey sizinle sohbet ederken gayri ihtiyari anılarım canlandı diyor. Biz bunların üstünü örtmüştük. Siz külleri kaldırdınız... Acaba, başkanın da küçükken doktor olmak gibi bir hayali olmuş muydu? İyi ki sormuşum. "Yıllığımda yazar. Doktor olmak istemiştim.Yıllığımdaki yazıda da çok haylaz olduğum vurgulanır. Arkadaşımın yazdığı yazıya göre, okula her zaman geç gelirmişim. Okula geç gelen adam diye yazıyor. O dönem öyle bir huyumuz varmış, şu anda düzelttik tabii." İyi ama eve de geç geliyor muşsunuz? "Doğru," diyor başkan, "dün okula geç kalıyordum, bugün eve geç geliyorum. Eve geç kalmayı göze almadan başkanlık yapamazsınız." Yenge hanım siyasete girip başkan olmanızı nasıl karşılıyor? Hanım siyasetle ilgili bir ailenin kızıydı. Adalet Partisi zamanında, daha sonra Doğru Yol Partisi kurulduğunda Beşiktaşta ilçe başkanlığı yapmış bir Adalet Partilinin kızıdır. Dolayısıyla siyasetçilerin ne durumda olduğunu biliyor. Siyasetçi kızı olmanın ne kadar zor olduğunu biliyor. Siyasetçi eşi olmak ne kadar zor hem yaşıyor hem de öğreniyor şu an. Çocuklar şikâyetçi değil herhalde. Çocukların şikâyeti yok. Ufaklık biraz şikâyetçi beni görememekten. Sabah erken çıkıyor, akşam eve geç dönüyorum, yatmış, uyumuş oluyor. Tabii o da sevgiye muhtaç. Küçük daha 93 doğumlu. Çocuk sayısı kaçtı başkanım? Üç çocuğumuz var. Üçü de erkek. Ayrıca üç erkek kardeşiz. Kız kardeşimiz olmadığı için erkek ortamında büyüdük. Kız kardeşimiz ya da ablamız olsaydı daha bir sıcak, muhabbetli ortamlar olurdu belki. Üç erkek kardeş üçümüz de, dalaşırdık, güreşirdik, kavga ederdik, bazen birisiyle beraber olurdum ben, bazen ikisi bir olur ben yalnız olurdum. Takdir-i İlahi bizim de üç erkek çocuğumuz var. Ama şu anda iki kızım var, yani gelinim. Benim çocuklardan bir tanesi evli, diğeri de yakında evlenecek, nişanlı. ikisi de üniversite mezunu. En küçüğü de Liseye gidiyor. Doktor olsaydınız kimin nesini tedavi ederdiniz? Bugün yaptığım da bir nevi doktorluğa benziyor. İhtiyaç sahibi, yolda kalmış, fakir fukara hasta olmuş bir insanın ihtiyaçlarının karşılanması. Bu da bir doktorluk. Belediye başkanları ile tıp doktorlarının böyle bir benzerliği olduğunu düşünüyorum. Biz toplumun geneliyle ve her yönüyle ilgileniyoruz, doktorlar sadece sağlığıyla. Doktorların belediye başkanı seçildiği oluyor ama başkanların doktor seçilmesi pek mümkün görünmüyor. Yine de ben sizi bugün doktor seçeyim. Herkesin eşe dosta tavsiye ettiği bir sağlık tavsiyesi vardır ya..,Var mı sizin eşe dosta söylediğiniz bir sağlık tavsiyeniz? Yakın arkadaşlarıma özellikle hamur işlerinden kaçının, tatlı yemeyin, üç beyazdan kaçının diyorum. Başkanlığınızı dışarıdan birinin gözüyle görme fırsatınız oluyor mu? Hani Osmanlıda olduğu gibi, tebdil-i kıyafet gezmek gibi. Bazen evden işe giderken, şoförümü çağırmıyorum, yürüyorum bir yere kadar. Rasgele bir taksi durduruyorum. Güzel şeyler çıkıyor, kimisi tanıyor, kimisi tanımıyor. Bir tanesi beni tanımadı ama adımı biliyor. Yavuztürk Mahallesi'nde oturuyor, doğulu bir vatandaşımız. Belediye başkanını nasıl buluyorsun, görüşlerin neler? diye sordum. Bana iki şey söyledi. Bir tanesi, asfaltsız yolumuz hiç kalmadı, tüm yollarımız asfaltlandı. İkincisi, her yıl ramazan çadırı Üsküdarda kurulurdu ama bizim Yavuztürkten kimse çadıra iftara gelemezdi. Bu dönemde ise iftar yemekleri ayağımıza kadar geldi. Kaç kişilik geliyordu? dedim. Bana 1500 kişi diye bir rakam söyledi. Yavuztürk'e 2000?2500 kişilik yemek gönderildi ramazan boyunca. Yine de rakama yaklaşmıştı. Belediye binasının önüne gelince, başkan benim dedim, inanmadı, indim taksiden bir müddet yürüyüp arkama baktım. Hâlâ dikkatle beni takip ediyordu. İnanamamıştı herhalde. Şehirleşme bize ne kazandırdı, ne kaybettirdi? Trabzon'da doğduk, Yarımca'da büyüdük ama yaz tatillerinde memleketimize köyümüze gittik, gençliğimiz böyle geçti. Gidince oradaki insanlardan farklı olduğumuzu hissediyorduk. Köydeki saflık, masumiyet şehirde bozuldu belki, uyanıklık başladı şehirde. İnsanlarla kaynaşmaya başladık. Köy hayatında, özellikle Karadenizde köy evlerinin dağ yamaçlarında olması, aralarında yüzlerce metrelik mesafenin olduğu bir komşuluk hayatı var! Ancak şehirde sırt sırta durduğunuz halde, komşular arasındaki mesafe metrelerden çok daha fazla. Ne kadar erişkin insanlar olsak da, babanın boşluğunu dolduramıyoruz. Ben de zaman zaman bir şey yapınca, babam hayatta olsa da, Aferin oğluma! dese diye düşünürüm. Siz de babanızın başkanlığınızı görüp takdir etmesini arzu eder miydiniz? Babam sağken benim ilçe başkanlığımı gördü. O dönemin iktidar partisinin ilçe başkanıydım. Yani bu zamanın Akparti ilçe başkanlığı gibi. O zamanlar da, astığımız astık, kestiğimiz kestik. Ama yalnız haksızlığa, yanlışlığa karşı. Zaten bu koltuklarda onun için oturduk. Şu anda o aferini ben halkımdan bekliyorum. Manevi kabulümüzde şu var ki: Rahmetli babamız da, annemiz de, dedemiz de mutlaka manevi halleriyle bize aferin diyorlardır. Hissediyorum. Bir an, "rahmetli babam" diye başlayan cümleleri... Öyle ya biz de babasının rahmetli oluşu kanıksanan bir yaştayız artık! Yeni bir örtüyü daha kaldırmaya niyetliyim. "Pederiniz kaç yaşında vefat etti?" diye sorunca, yakın bir tarihe, mahzun bir olaya dönüyoruz. 1990 yılında hacda yaşanan tünel faciasında hem annesini hem babasını rahmet-i Rahmana göndermiş başkan. Hacca gittiler ve dönmediler diyor. Anneniz ve babanız Mekkede. Umreye ya da hacca gittiğinizde nasıl hissediyorsunuz? Daha bir baba ocağı ana kucağı gibi mi geliyor? Babam ve annem rahmetli olduktan sonra şöyle bir kabulüm olmuştu. Ben her yıl bir vesileyle gider onları ziyaret ederim diye düşünüyordum. Dolayısıyla şimdi umreye gidemesem de, giden bir dostum olduğunda, önce Efendimiz'e (asm) daha sonra anneme babama mutlaka selam gönderirim. Ve onların bana mutlaka geri dönüşü olur. Giden arkadaşlar, ya oradan beni telefonla arar ya da dönüşlerinde beni haberdar ederler, selamını ilettik diye. Nasıl bir evlattınız? Genellikle herkese, her söze itibar etmeyen, kendi doğruları olan bir evlattım. Evlendikten sonra yanlarına yerleşmemi istediler. Burada evimiz, barkımız var dediler, ama ben hayır İstanbulda kalacağım dedim. Burada sağlıklarındayken de onları ziyaret etmek niyetiyle yanlarına giderdim. Hacca gönderdiniz, hasretle yollarını gözlediniz ama dönmediler, dönemediler. Hatta haber bile alamadınız. Hayatta olabilirler de, olmayabilirler de.. O sene gittim Mekke'ye. Araştırdım fotoğraflarını gördüm. Hayatımda hiç morga girmiş insan değilim ama Arabistan'da çok ceset gördüm. Bakıyorsunuz annem mi değil mi diye? Belki de annemdi, tanımıyorsunuz ki. Tanıyanlar diyorlar ki Müzdelife'de gördük. Gördünüz ama şeytan taşlama Müzdelife'den sonra Mina'da; demek ki vefat etmişler. Kimisi diyor ki kurban keserken gördük ama o da şeytan taşlamadan sonra; o zaman yaşıyorlar. Babalara ve annelere birer Fatiha göndererek mevzuyu kapatıp, sohbetin yönünü evlilik yılarına çeviriyoruz. Haylazlığınız farklı kaynaklarda vurgulanıyor, uslanma nasıl oldu? Evlenince mi? Tabii, evlenince insanın ayakları yere basıyor. İş kurmuşuz, büro açmışız. Aldığımız bir terbiye var. Okul bitmiş. Evlilik, geleneklerimizde, dinimizde önemli bir dönüm noktası. Evlenme çağına gelmiş kız veya erkek vaktinde evlendirilmelidir. Ben kendi hayatımda öyle yaptım. Kendi çocuklarım için de bu geçerli. Zamanında teşvik ederim, yardımcı olurum. Evlilikle ilgili bir tavsiyeniz vardır mutlaka? Evlilikte, bardağın hepsi hemen dolmayabilir, mutlaka boş olduğu taraflar vardır ama her zaman bardağın dolusuna bakmak lazım. Hacca gitmek gibi şey bu. Hacdaki zorlukları gören kimse aman kimse bir daha gitmesin der mi? Bunun gibi olumlu tarafları görmek lazım. Çocuklarınız iyi bir baba olduğunuzu söylüyor mu? Büyüklerin söylediğini zannetmiyorum ama en küçüğü söylüyor. Galiba büyüklere daha az vakit ayırdım. Bunca sorunun ardından, başkana da soru sırası geliyor haliyle. Ve başkanın ilk sorusu: Sizin var mı bir idareci, yönetici olmak gibi bir niyetiniz? Cevabım: Pek yok. Ama Üsküdarı çok seviyorum ve Üsküdarda yaşıyorum. Olsa olsa, Üsküdara başkan olmak isterdim. Ama bir başkanımız var... (Gülüşüyoruz). Not: Başkana iki misket daha verdim. Biri bir çocuğu sevindirsin diye. Ama sanıyorum o, her şehirliyi bir şehrin kalbi olmaya çağıran TOGEM ve Özel Eğitim Merkezi ve daha çok sayıda projeyle fukara, özürlü, sahipsiz, yetim ve öksüz nice çocuğu ve yaşlıyı sevindirmeye niyetli. Çocukluk buna denir işte! Çamlıca Tepesinden birkaç kartopu atışını savuşturmuş bir kahraman olarak iniyorum. Ayak izlerimizi ardımız sıra bırakıyoruz. İnşallah silinmemiştir! Bu yazı 306 defa görüntülenmiştir.
Yorumlar ( 4 ) kelebek
23.12.2009 16:01
güll
23.12.2009 11:55
yorum yapmak yazmak yada konuşmak bu anın guzelığını soldurur cok guzel başkanımıza ALLAHC.C RAHMETeylesın nu ıcınde yatsın hocam ALLAHC.C RAZI OLSUN
nesrin
22.12.2009 16:41
rabbim inşaallah o yardımlarının karşılığını gösterir de mekanı cennet olur inşaallah allah rahmet eylesin böyle başkanlar kolay bulunmuyor hocam
EREN KARDEŞ
22.12.2009 15:29
|